ANASAYFA
27 Şubat 2020 Perşembe
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Neden Kemikçiler?
Edirne Roman Eğitim Gönüllüleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Turan Şallı, Kıyık semtinin yoksul çingene / Roman  vatandaşların yoğun olarak yaşadığı Menzilahir Mahallesi'nin  halk arasında Kemikçiler Mahallesi olarak bilinmesinin bilinmeyen  öyküsünü annesinin kendisinden anlattıklarından yola çıkarak kamuoyu ile paylaştı…
Haberin Yayın Tarihi: 22-01-2020 09:33
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto
Neden Kemikçiler?

Edirne Roman Eğitim Gönüllüleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Turan Şallı, Kıyık semtinin yoksul çingene / Roman  vatandaşların yoğun olarak yaşadığı Menzilahir Mahallesi'nin  halk arasında Kemikçiler Mahallesi olarak bilinmesinin bilinmeyen  öyküsünü annesinin kendisinden anlattıklarından yola çıkarak kamuoyu ile paylaştı.
Şehrin farklı yaşam alanlarının genellikle bireylerin sosyokültürel ve ekonomik düzeyleri ile ön plana çıktığını belirten Şallı, şunları paylaştı:
“Tarihi mekânlardan dolayı Muradiye, Yeniimaret Mahalleleri-  Kültürel kimliğinden Kıyak Baba'dan kıyık Mahallesi, değerli şahsiyetlerin ikamet etmesinden  Umurbey, Mithatpaşa,Çavuşbey, Dilaverbey Mahalleleri bunlara birer örnektir. Bu mahalleler resmi adından başka bir de bu mahallelerde yaşayan insanların  mesleklerinden dolayı halk dilinde  farklı isimlerle  adlandırılır.Süpürge sanatını icra edenlerin yoğun olduğu Çavuşbey Mahallesine süpürgeciler mahallesi, Umurbey Mahallesi'nde 15-20 Romanın müzisyen oluşu nedeniyle Çalgıcı Mahallesi, Arap kökenli insanların yaşadığı Nişancıpaşa Mahallesine Araplar Mahallesi denmektedir. 
1960'lı yıllarda fazla nüfusa sahip olmayan Muradiye-Menzilahir Mahallesi'nin iç kısımlarında Roman olmayan ailelerde yaşarmış.Çingenelerin evleri derde çatma, çoğunun gecekondusunun üzerinde çöplerden toplanan askeri çadır bezleri ile kaplıymış. Okuma yazma bilen 4-5 kişiymiş.  En eğitimli olanı ilkokul üçüncü sınıf terk imiş. Yoksulluğun, sefaletin hüküm sürdüğü, mahallede Çingenelerin  evlerinde elektrik olmadığı gibi  gece sokakların tamamı Arap bacının yüzü gibi karanlıkmış.Gecenin karanlığında musluğu açık bırakılan mahalle çeşmesinden gelen su sesinden başka ses çıkmazmış. Mahallede kimileri köylere gider, kalaycılık ve demircilik sanatını icra eder, kadınlar mahalle aralarında eski giyim eşya ları satar, kimileri iş bulduğunda baltacılık ve günlük basit işleri yaparak geçimlerini sağlarlarmış. Ucuz olduğundan et olarak işkembe, uykuluk, şirden, kuzu bunbarı alır yerlermiş. Mahallede yoksulluğun olduğu kadar, aralarında yardımlaşmada varmış.
Günün birinde iki tana das(Yahudi) bir tane gaco (çingene olmayan) le birlikte üç kişi mahalleye gelmiş. İstanbul Merter'de Yahudi'lere ait büyük bir  tutkal fabrikası olduğundan, tutkalda  kasaplık hayvanların kemiklerinden üretildiğinden  çok kemiğe ihtiyaç varmış. Edirne'de bu işi yapacak insan arıyorlarmış. “Hurdayı biliriz de kemik neyin nesidir?” Diye düşünmeye başlamışlar. İçlerinden biri “a be aga sen çorbalık kemik mi ararsın?” Diye, soran bile olmuş. Adamlar “bizlere kasaplık hayvanların kemikleri lazım. Kasaplardan, çöplerden toplayın. Biz sizlerden uygun bir fiyata bu kemikleri satın alacağız” Demelerinden sonra kasaplık hayvan kemik toplama işine yedi aile talipli olurlar. Bu yedi aileden biri de anne ve babamdır. Bu yedi ailenin fertleri sırtlarında çuvalla kemik toplamaya başlamış. Bu kemik toplama işi Roman olmayanların zamanla ilgilerini çeker. “Kemikleri ne yapıyorsunuz?” Diye soranların sayısı hızla artar. Edirne'de hiçbir mahallede bu kemik toplama işiyle ilgilenen çıkmaz. Kemik toplama durumu,  zamanla Menzilahir Mahallesi Edirne'de kemikçiler Mahallesine dönüşmesi böyle başlar. Hatta mahallede yaşanan adli olaylarda dahi resmi tutanaklara Kemikçiler Mahallesi olarak yazılmıştır.
Toplanan kemikler bahçelerinin bir köşesinde toplanmaya başlar. Her ayın sonlarına doğru İstanbul'dan gelen kamyona tartılarak yüklenir, herkes parasını peşin alırmış.   Ancak kemiğin kendine özgü yapısından dolayı sıcakta kokan ve içinde farklı bakteriler oluşturduğundan kasaplık kemikleri toplamaktan vaz geçenler olur. Kemik toplama işinde anne, babam ve yine mahallede ki başka bir aile kalır.
Kemikler mahalle ortamından uzak yerleşim alanı olmayan şehrin dışında kapalı alanlarda toplanmaya başlanır.Babamın önceleri bir eşek,  daha sonrasında talika alması ile kemik toplama işi büyümeye başlar.8 yaşlarında idim İstanbul'a  kemik parasını almak için babam beni de  yanında götürmüştü. Fabrikanın girişinde bizi karşılayan bekçi muhasebe bürosuna götürmüştü. İlk defa karşımda farklı bir insan tipini görüyordum. Sakallı kibar giyimli bir adamın yanındaydık. Meğerse fabrikanın ortaklarından Yahudi olan biriymiş. Babama kemiklerin parasını verdi. Babamın elindeki para desteler  halindeydi. Üst kattan eliyle fabrikanın dut ağaçları arasında kalan kasasız sıfır model üzerlerinde plakaları olmayan kamyonetleri göstererek “İbrahim ağbi, bahçede bulunan kamyonetlerden  birini  al. götür. Sana  kasada yaptıracağım” Demişti. Babam “benim okuma yazmam yok, ben kamyon kullanmayı bilmem“ Diyerek kamyoneti almamak için direniyordu. Adam “kamyoneti  Edirne'yegetirdeyim.  Her kemik satışından parayı keser ödersin,  çocukların arabayı kullanmayı öğrenir” Dese de babamı bir türlü ikna edememişti. 
Annem girişimci bir kadındı. Edirne Mezbahası'ndaki kasaplık hayvan kemiklerini toplama işine girişir. Edirne Belediyesi ile görüşerek; ”tamam sen git. kocanla oradaki kemikleri topla” Demeleri sonucunda kemik satışı artar. Anne ve babam farklı bir gelişim yaratarak 
 Mezbahada topladıkları kemiklerin etli kısımlarını bıçakla keserek ayırmaya, mahalledeki insanlara para ile satardı. Annem yaşlılara, parası olmayanlara mezbahadan ücretsiz aldığı akciğerleri, bunbar gibi sakadatları ücretsiz verirdi. Sakadatlar Çingenelerin tencerelerinde lezzete dönüşürdü. Bazen de şarabın yanında meze arkadaşı olurdu
1980' de askeri darbe sonucu Türkiye'de yeni ekonomik politikalar gereği yaptığımız  işeyasal olarak vergi mükellefi olma zorunluluğu getirildi. Yasa gereği mecburen vergi mükellefi olmak zorunda kaldık. Ticaret lisesinde öğrenci olduğumdan mükellef olma konusunda öğrendiğimiz derslerin yardımı ile tüm işlemleri ben hazırlamıştım.  Babam ilk defa okumanın değerini anlamıştı. 
8 yaşlarında idim.İstanbul'a  kemik parasını almak için babam beni de  yanında götürmüştü. Fabrikanın girişinde bizi karşılayan bekçi muhasebe bürosuna götürmüştü. İlk defa karşımda farklı bir insan tipini görüyordum. Sakallı kibar giyimli bir adamın yanındaydık. Meğerse fabrikanın ortaklarından Yahudi olan biriymiş. Adam babama sattıkları kemiklerin i parasın verdi Babamın elindeki para deste halindeydi. Üst kattan eliyle fabrikanın dut ağaçları arasında kalan kasasız sıfır model,  üzerlerinde plakaları olmayan kamyonetleri göstererek “İbrahim ağbi bahçede bulunan  kamyonetin birini al götür. Sana kamyon için kasada yaptıracağım” Dedi. Babam “benim okuma yazmam yok, ben kamyon kullanmayı bilmem” Diyerek kamyonu almamak için direniyordu. Fabrikanın hissedarı “Şöforlerden birini yanına vereyim.  Kamyonu Edirne'ye bıraksın. Her kemik satışından parayı keser ödersin,  çocukların arabayı kullanmayı öğrenir” Dese de babamı bir türlü ikna edememişti. 
Annem girişimci bir kadındı. Edirne Mezbahasındaki kasaplık hayvan kemiklerini toplama işine girişir. Edirne Belediyesi ile görüşerek; ”Tamam sen git. kocanla oradaki kemikleri topla” Demeleri sonucunda kemik satışı artar. Anne ve babam farklı bir gelişim yaratarak  
Mezbahadan topladıkları kemiklerin et kısımlarını bıçakla keserek ayırmaya, mahalledeki insanlara para ile satardı. Mahalledeki komşuların çoğu anne ve babamı akşamları dönmelerini dört gözle beklerdi.  Annem yaşlılara parası olmayanlara mezbahadan ücretsiz aldığı akciğerleri, bunbar gibi sakadatları ücretsiz verirdi. Sakadatlar,  Çingenelerin tencerelerinde lezzete dönüşürdü. 
1980 darbesi sonunda Türkiye'de yeni ekonomik politikalar gereği bu tür ticari faaliyetler içinde bulunanlara yönelik mükellefi olma zorunluluğu getirilmişti. Anne ve babamın ilk defa vergi mevzuatı ile karşılaştığı günlerdi. Büyük bir zorluk ve emek içinde yapılan iş vergiye tabi oluyordu. Ticaret Lisesinde öğrenci olduğum yıllardı. Bize öğretilen derslerin konuların içinde yer olan bir konu idi. Konuyu öğretmenime anlattım. “Size öğrettiklerimi uygula. Sizlere boşuna mı ders veriyoruz” sözünden güç alarak yasal tüm mevzuatı babamın istediği üzerine annem adına gerçekleştirmiştim. Babam benim liseye gitmemim önemini o zaman anlamıştı. 
Beni küçük yaşlarda yaşadığım bir olay beni çok etkilemişti:
İlkokul beşinci sınıfta olduğum zamandı. Annem İstanbul'a sattıkları kemiğin parasını almak için yanında beni de götürmüştü. Gittiğimiz yer Aksaray'da kahvehaneye benzer bir yerdi. Girdiğimiz yerin bir bölümü büro olarak kullanılıyordu. Koltukta oturan adam fabrikanın ortaklarının en yaşlısı ve en büyük hissedarıydı.  Anneme “bugün banka günü değil, haftaya gel para için” demesi üzerine annem “Fehmi Ağbi ben buraya gelmek için borç aldım. Bugün bana para mı vermek zorundasın” Dediği halde adam “Haftaya gel” Demesine sinirlenen  annem,  içinde ateş olan sobaya şiddetli  bir tekme atarak soba ve borular yere savrulmuştu. Annem sinirlenerek bağırıyor. Adam korkudan ne yapacağını bilemiyordu. Kenarda oturan insanlar da büyük bir şaşkınlık içindeydi. Adam annemin verdiği tepkiden korkarak telefona sarılır. “Hemen Ganime ablanız için bankadan para çekin, birazda fazla olsun kendisine avans verelim. Çabuk olun ” Demesi ile iş tatlıya bağlanır. Para anneme verilir. Adam yaşadıklarından sonra satılan kemiğin parasını geciktirmeden banka yoluyla göndermeye başlar. Zamanın akması ile anne ve babamın yaşlılığı ile kasaplık hayvanların kemiklerinin ticareti sona erer. Annemin haberi olmadan Bağkur'dan emeklilik işlemlerini hazırlatmış, annem Bağkur emeklisi olmuştu. Annem “benim de nihayet bir sosyal güvencem oldu” Diyerek sevinmişti. Tesadüf bu ya, annemin bankadan maaşını çektiğimiz günün biriydi. Yolda bizi gören Hayriye Abla “ Ganimecim.  Duydum emekli maaşı alıyor muşsun ben alamıyorum. Keşke seni dinleyip,  Bağkur'u ödeseydim. Bak sokaklarda dileniyorum” Diyerek üzüntüsünü dile getiriyordu. Annem dayanamayıp kendisine 50 lira para verdi.  Hayriye Abla parayı almak istemezse de “Hayriye bu parayı sana dost olarak veriyorum al mara “ Diyerek Hayriye Ablaya vermişti.  Annem  “sana çok söyledim Hayriye sen beni dinlemedin” Hayriye abla üzüntüsünün etkisiyle sinirlenerek  “sen de beya Ganime ben de senin gibi akıllı kızan yoktu ki, senin bütün işlerini Turan yaptı. Benimkiler hayırsız çıktılar”  Demekten kendini alamamıştı. Gün geldi annen Ganime rahmete erdi. Ama Hayriye Teyze yaşlılığında rahata eremedi.”    

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
  ÇOK OKUNANLAR
Edirne'de inşaat sektörü eksi
‘Neresi tarih?’
Bir ayağı da çukurda!
Servis şoföründe alkol!
‘Evlatlarım sürünmesin’
O anne ve bebeği devlet korumasında
Konuşmadan anlaşıyorlar
Çakırlar'dan 'birkaç'lı tepki!
Kır zarar ver bırak, okutma!
Velide LGS kaygısı
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE