ANASAYFA
31 Mart 2017 Cuma
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Nurhan IŞIKSEREN / Eleştirel Düşünce
Vesayet rejimi sona erecekmiş! (3)
Yayın Tarihi: 15 Mart 2017 Çarşamba, 10:00
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto

“Şu sıralar Almanya ile yaşanan 'atışma'nın referandum müsameresinden arındırılmış kısmındaki gerçekleri konuya dahil ederek devam edelim önümüzdeki hafta. Meramızı anlatmamıza yardımcı olacaktır.” sözleriyle bitirmiştik önceki bölümü. 
Almanya'nın yanına Hollanda'yı da alarak devam edelim.
İki ülke ile yaşanmakta olan gerilim, aynı kapıya çıkan nedenler ekseninde kendini gösteriyor çünkü. Hatta sorunun bir AB krizine dönüştüğünü de söyleyebiliriz.
Konumuz ile yani şu mahut vesayet meselesi ile ilişkisi ise, bu yazı dizisinin bel kemiğini oluşturan ve daha önceki yazılardan da aşinası olduğunuz iddiadır. Evet, ekonomik vesayetten söz ediyoruz. Günümüzde neoliberal küresel ekonominin yarattığı vesayetin etki alanı ve belirleyiciliğini doğru okumak gerektiğini savunuyoruz.
Ulusal sınırlar içindeki bürokratik, askeri vesayetin etkisi kırılmış (dönüşüm) olsa da, halkın oyları ile ülke yönetimine gelen siyasi elitlerin küresel güç odaklarının tesirine maruz kaldıklarını biliyoruz.
Geçmişte, 1980 öncesi, ulusal ekonominin koruma duvarları ile himaye edildiği dönemde palazlanan Koç, Sabancı, Eczacıbaşı aileleri vb. de söz sahibi değil miydi vesayet rejiminin o bildik işleyişinde? Kuşkusuz öyleydi.
Bazı emekli paşa ve üst düzey bürokratların bu ailelere ait holdinglerde yönetim koltukları ile taltif edilmesinin sebebi de neydi ki?
Elbette vesayet rejiminin işleyişinde pay sahibi sermayenin kadirşinaslığı...
Neoliberal küresel ekonomi koşullarının ülkemizde 1980 sonrası serpilmeye başlamasıyla vesayet rejimi de dönüşmeye başladı. Gerek 24 Ocak kararları gerekse 1995'te başlayan AB ile Gümrük Birliği Anlaşması sonucu, adı geçen ailelerin yeni döneme ayak uydurmalarıyla ülkemizde montaj sanayi, küresel arenada söz sahibi güçlü şirketlerle işbirliği hızlandı.   
Sonra ne mi oldu?
Bugünlere geldik. Vesayet rejiminin yeni koşulları ile tanıştık.
Küresel arenada söz sahibi güçlü şirketlerin vesayet rejiminin yeni aktörleri olduğunu yaşayarak öğrendik. Öğrenmeye de devam ediyoruz.
İşte bu nedenle AKP cenahındaki AB karşıtlığının, Almanya ve Hollanda'ya karşı efelenmelerin altı dolu değildir. AB'nin AKP'ye açtığı kredinin de -kendi çıkarlarını da gözeterek şüphesiz- haddi hesabı yoktur. 
Nitekim AKP'nin demokrasiyi siyasal hedefe ulaşmada araç görmesinden, çıkardığı “Milli Görüş” gömleği yerine giydiği kamuflaj  elbisesinden AB'nin rahatsızlık duymaya başlaması yeni bir durum değil midir? Diğer bir ifadeyle, “al gülüm ver gülüm” anlayışında, mutlu mesut bir ilişki içinde değil miydi taraflar? O bildik win-win muhabbeti uzun yıllar devam ederken neden birdenbire AB ile düşman kardeşler durumuna düştük?
Soracağız tabii...
AKP'nin sürdürülebilir olmayan, dış destek ve kaynağa muhtaç ekonomi politikası alarm sinyalleri vermeye başladı.Yardımlarla himaye edilerek bağımlılaştırılmış kitlelerde (ülke nüfusunun üçte biri), yani oy deposunda, kemik seçmen kitlesinde kayıp yaşanmaması gerekiyor. Muhalif cephenin genişlemesi, iktidardan düşmeye varan sonuçlar doğurabilir. Bu da, AKP'nin göze alamayacağı bir gelişmedir. 
Neden göze alamıyor AKP iktidardan düşmeyi?
Çünkü ülkenin ciddi bir borç batağında olmasının temel sebeblerinden biri, kaynakların iyi kullanılmaması ile ilgilidir. Bunun da, yargı bağımsızlığı olan her modern devlette hesabı sorulur.
Türk sağının önde gelen isimlerinden Hüsamettin Cindoruk bu konuyu kendine özgü ifade biçimiyle bakın nasıl dile getirmiş.
“Bir iktisatçı arkadaşımın tahminine göre, AKP 15 yılda 800 milyar dolar para harcamıştır; trenler, yollar, uçaklar derken. Bunun hesabını vermek zor bir iştir. Ve siyasette büyük yatırım yapanlar şaibe altında kalır. Anadolu'da bir deyim vardır: “kör kuruşun hesabını vermek” İşte, bir siyasi iktidar kör kuruşun hesabını vermek istemezse, böyle bir anayasa yapar.
Bakın, 2002-2017 arasındaki hükümetler ibra edilmiş olur bu Anayasa çıkarsa. Çünkü parlamento onlar hakkında karar veremiyor, yüce divan yolunu kapatıyor. Bu anayasa bir anayasa değil, bir Af Kanunudur.” 
(BirGün, 12 Mart 2017)
Cindoruk'un referandum sonucuna dair öngörüsü ise şöyle: “Korkan insanlar sandıkta konuşacak ve 'Hayır' diyecek.”
“Korkan insanlar”, AKP'nin aslında  Gezi'den beri başvurduğu 
kutuplaştırma, ötekileştirme siyasetinin, şiddet ve korku yansıtan iletişim dilinin yarattığı bir sonuç ve gündelik yaşamımızın bir parçası artık.
Ama bu, aynı zamanda, AKP iktidarını tehdit eden bir durum.
Çünkü AKP'den duyulan rahatsızlığın yayılması demek.
Bu gibi durumlarda 'mağdur edebiyatı' AKP için can simidi işlevi görüyor tabii. Dolayısıyla, yurtdışında yaşayan ve referandumda oy kullanacak Türk vatandaşları ile kurulacak temasın AB ülkelerinde sıcak karşılanmaması ve önlenmesi, AKP'nin içeride alışık olduğumuz siyaset tarzı ve dilinin dışarıya taşmasını tetiklemiş olabilir. 
Evet, AKP elitleri Almanya ve Hollanda'nın tavrını fırsata çevirmek istediler sanki. Fakat başarılı olamadılar. Evdeki hesap çarşıya uymadı.
Peki Almanya ve Hollanda yanlış bir tutum içinde mi? Avrupa, demokrasi, özgürlük, adalet, insan hakları gibi evrensel değerleri ayaklar altına mı alıyor, kendisi ile çelişiyor mu?
Bence hayır. Çünkü yıllara dayalı zorlu mücadeleler sonucu devlet yönetiminde, toplum yaşamında yer edinmiş değerlerin sanıldığı kadar kolay buharlaşacağını düşünmek abes olur. 
Öyle sanıldığı gibi de bu hafta Hollanda'da ve yakın zamanda Fransa ve Almanya'da gerçekleşecek seçimlere de indirgenemez bu ülkelerle yaşadığımız gerilim.
Doğrudur, Avrupa'da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yükseliyor. Ne var ki, bu yükselişin dinamikleri çok yönlüdür ve ayrıca ele almayı gerektirir.
Konuyu daha fazla genişletmeyelim.   
Diğer taraftan, AB'nin Türkiye'ye bakışını samimi bulmayabiliriz.
Bizi oyaladığını ve hiçbir zaman içine almayacağını düşünebilir, hatta bundan emin de olabiliriz.
Ama Avrupa Birliği'ne girmek isteyen biz olduğumuza göre, AB normlarına, kriterlerine uyum sağlamak zorundayız. “AB Müktesebatına Uyum Programı” yıllardır devam ediyor, Fasıllar açılıyor, kapanıyor. Neden katlanıyoruz tüm bunlara? AKP, AB'nin Türkiye üzerindeki siyasal ve ekonomik belirleyiciliğinden rahatsızsa bu ilişkiyi yıllardır neden sürdürüyor peki? 
El cevap: Güçlü kalabilmek, iktidarını koruyabilmek için dış dinamiklerin desteğine bal gibi ihtiyacı var da ondan.
Hatırlayalım; AB'den dirsek gördüğümüz bir dönem, Kopenhang kriterlerini Ankara kriterleri yaparak yolumuza devam dahi edecektik.
Ama tren rotasını doğuya çevirdi. Sebeblerini biliyorsunuz, bu köşede etraflı ele aldığımız bir konudur.
Bununla da kalınmadı, “Güçlü Türkiye” idealinin gerçekleştiğini düşünerek dünyaya meydan okumaya başladık. Avrupa'ya aşağılayıcı bir dilde seslenmeyi adet haline getirdik.
“Nazi artıkları” yakıştırması, bardağı taşıran son damla oldu kanımca.
Kavgada söylenmeyecek lafları diplomasi dili yapmamız, gerilimi artırdı ve yaptırımların havada uçuştuğu bir döneme girdik. 
İsrail, Rusya örneğinde yaşadığımız gibi, sonucu bellidir AB'ye atarlanmanın. Evet, bir an önce aklıselimin galebe çalması ve gerçeklerin AKP elitleri tarafından iyi değerlendirilmesinde sayısız fayda var.
Zira hamaset değil, akıllı siyaset Türkiye'yi güçlendirir.
Gerçeklere gözü kapalı, altı dolu olmayan zeminden yapılan salvolar Türkiye'yi daha fazla zora sokar.
Hele ekonomik vesayet altında olduğumuz düşünüldüğünde, çok daha akıllı bir ülke yönetimine gereksinim duyduğumuz tartışma götürmez. 
Türkiye'nin finansal, teknolojik boyutlarıyla ekonomik vesayetten tamamen kurtulmasını elbette beklemiyoruz. 
Kaldı ki, tüm ülkelerin ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar uluslararası arenada karşılıklı bağımlılığı göz ardı edemeyecekleri bir çağda yaşıyoruz.
Bizim kavramamız gereken gerçek ise, “Güçlü Türkiye” sloganı ile güçlü ülkeler arasında yer alınamayacağıdır.
Üzülerek söylemeliyiz ki, ülke ekonomisinin dış kaynağa, yabancı yatırımlara, teknoloji üretimine ihtiyaç duyduğunu dile getiren devlet yöneticilerinin bindikleri dalı kesmeleri anlaşılır gibi değil hakikaten.
Ülkede yabancı şirket sayısı 40 bini aşmış durumda.
İlk sırayı 6 bin şirket ile Almanya, ikinci sırayı 2 bin yedi yüz şirket ile İngiltere, üçüncü sırayı 2 bin beş yüz şirket ile Hollanda alıyor.
Ülkede iki yabancı şirketten biri AB kökenli.
İhracatımızın yüzde 50'sini AB ülkelerine yapıyoruz.
Dış finansman ihtiyacımızın yüzde 70'ini AB ülkelerinden sağlıyoruz.
Böylesine örgün ekonomik ilişkiler ne AB'nin ne de Türkiye'nin maceraperest davranmasına izin verir. 
Yazdıklarımızdan kolayca anlaşılacağı gibi, gerilimin devam etmesi daha çok Türkiye'ye zarar verecektir. Ve bu zararın kalıcı etkileri olacağını hesaba katmak gerekir. 
Vesayet meselesi işte böyle çetrefil bir konu.
Çok aktörlü, çok boyutlu...
“Bitti” demekle, bitmez.
Etkisi azaltılabilir; bunun için de demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, saydam, hesap veren, akıllı bir devlet yönetimi, gelişmiş toplum gerekir.
 

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
Ucuz uçak bileti En ucuz uçak biletleri için arayın,
kıyaslayın ve satın alın
aloucakbileti.net   0850 500 0 737
  ÇOK OKUNANLAR
6 gün sonra bulundu
Edirne ilk sırada
Her yer koltuk!
1 konuşmacıya 4 dinleyici!
ARAMIZDAN AYRILANLAR
Kitap sokakta
Üç semavi din bu sergide buluştu
Bisiklet tutkunları
Başbakan Edirne'de
Tarihi lisede kan bağışı
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi Zaman Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE