ANASAYFA
15 Ağustos 2022 Pazartesi
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Nurhan IŞIKSEREN / Eleştirel Düşünce
AKP'nin kültür-sanatla dansı (4)
Yayın Tarihi: 18 Ekim 2017 Çarşamba, 07:56
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto

Geçen hafta belirttiğimiz gibi; AKP ve dolayısıyla muhafazakâr mahallenin kültür ve sanat anlayışı, derinliği nedir, AKP'ye göre kültür ve sanat kimin vesayeti altındadır ve nasıl kurtulur, bu soruları cevaplamaya çalışalım.
Öncesinde, üç bölümden hatırlatmalarda bulunalım… 
AKP'nin gerçekte kültür ve sanatla derdi var. 
Bu partinin dünya görüşü sanatla barışık değildir. Sanat, zihin açıklığı, yaratıcılık demektir. Oysa AKP için düşünen değil, sorgusuz sualsiz biat eden insan tipi gereklidir. Kutsal değerleri kullanmaktan, din referanslı bir siyaset izlemekten bu nedenle geri duramaz. Diğer bir ifadeyle, AKP dinbaz siyasete mahkûmdur. Neoliberal ekonomi politikaları gemi azıya almış vaziyette uygulayan bir parti için din uygun bir sis perdesidir. Seçmenine öbür dünyanın nimetlerini anlatarak bu dünyadaki adaletsizlikler karşısında sabır/kanaat telkin etmenin güzel bir yoludur.
“Milli kültür” arayışının özü de bu elbette bu anlayışa dayanmaktadır: kültür ve sanatın din eksenli gelişmesi… 
Birinci bölümde alıntıladığımız Teoman Duralı'nın sözleri gerçeğin ta kendisidir, hatırlatalım: “...Müslümanlık bir dindir, İslam bir medeniyettir. Bu millet korunacaksa bu medeniyet çerçevesinde korunmalı çünkü toplum bu medeniyetin bir unsurudur.”
Duralı'nın, Türkçenin kaybolmakta olduğu tesbitini sığ bulduğumuzu ikinci bölümde konu ettik. Neticede okuyan, araştıran, kendini geliştiren bir insanın öz dilini koruyacağını, yabancı dil öğrenmeyi zenginlik gördüğümüzü belirttik.
Kaldı ki, Duralı'nın hezeyanı da aslında örtülü bir şekilde başka bir rahatsızlığın, kaygının dışavurumudur. 
Nedir o peki? 
Şudur: insanımızın yabancı dil öğrenmesi, dünyaya açık olması, muhafazakâr mahallenin baskısından kendini koruyacak bilgi ve donanım elde etmesi, beyinleri kendi ideolojilerine tutsak yapmak isteyenlerinlerin işine gelmemektedir.    
Evet, aslında rahatsızlığın özü budur.
Üçüncü bölümde ise; AKP'nin siyasetin vesayet altında olduğu iddiasına bir de kültür ve sanatı eklemesini, bu partinin alışık olduğumuz alan kazanma manevrası ve elbette 'hikâyeciklere dayalı' politika üretme alışkanlığının tezahürü şeklinde değerlendirdiğimizi belirterek gerekçelerimizi açıkladık.
Bakın kültür ve sanatı kimin vesayeti altında görüyor muhafazakâr mahalle…
Akit gazetesine (2 Şubat 2015) verdiği bir mülakatta Ulvi Alacakaptan, kültür ve sanatta sol kesimin ağırlığını yüzde 90-95 arası değerlendiriyor ve nedenini de şuna bağlıyor: “Özellikle 1960 yılından sonra Anayasa'nın getirdiği bazı imkânlardan faydalanarak sol, özellikle kültür alanında (yani yayıncılık, tiyatro, sinema ve şimdi de televizyonda) çok büyük gelişme gösterdi…” 
Ulvi Alacakaptan'ın bu tesbiti çok yerinde ve aslında sorumuzun da cevabını da veriyor. 
Demokrat Parti baskısından kurtulunca, 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamında kültür ve sanatın nasıl geliştiğine işaret ediyor ve tabii ki inkâr edemediği gerçeği, sol kesimin kültür ve sanattaki başarısını dile getiriyor Alacakaptan.
Gerçi röportajın esasını, Akit gazetesinin ruhuna uygun şekilde din sömürüsü ve sol kesimi itibarsızlaştırmak oluşturuyor; ama yalın gerçekler de bir şekilde aradan kendini gösteriveriyor tabii…
Tiyatroda muhafazakâr mahallenin açığını kapatmak için çaba sarf eden 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Şehir Tiyatroları ne durumda biliyor musunuz?
Sanatı solcuların vesayetinden kurtarmak isteyen muhafazakâr mahalle,
Şehir Tiyatroları oyunlarını müsamere düzeyine çekmeyi başardı maşallah. 
Devlet tiyatroları, eskiye göre seviye düşse de, şimdilik direniyor diyebiliriz. 
O da giderek daralan nitelikli kadro sayesinde…
Devlet Opera ve Balesi ise çoktan tarumar edildi. Atatürk Kültür Merkezi'nin devre dışı bırakılmasıyla başlayan süreç, ne yazık ki devam ediyor…
Görüyoruz ki, “milli kültür” lafazanlığının altında ülkenin kültür ve sanat damarlarının kesilerek toplumu uyuşturma hedefi yatıyor… 
Böyle bir bakış açısı ile muhafazakâr mahallenin üretebilecekleri sınırlıdır.
Evet, yaşamın tamamına din penceresinden baktıkları ve dolayısıyla medeniyet anlayışlarının özünü İslam medeniyeti teşkil ettiği için, geleneksel sanatlarda yani hat, tezhip, minyatür, ebru dallarındaki faaliyetleri sadece sanattan saydıkları için sınırlıdırlar.
Tiyatro, sinema, heykel, resim, müzik, opera bale, dans, muhafazakâr mahallenin ürün vermekte zorlandıkları alanlardandır.
Sinema üzerinden ne demek istediğimi açayım…
Aşağı yukarı 25 yıldır İstanbul Film Festivali'ni takip ederim. Bilindiği gibi, yoğun ilgi gören ve bilet bulmakta zorlanılan bir festivaldir. Dünya sinemalarını takip etmenin de bir yoludur İstanbul Film Festivali. 
Ayrımcı ve ötekileştirici bir temelde yaklaşmadığımı biliyorsunuz; izleyiciler arasında türbanlı kadın sayısı ne kadardır sizce? Sıfır mertebesinde.
İlk kez bu sene biraz umutlandım. Bir gösterimde, salonda iki türbanlı genç kadını bir Norveç filmi izlerken görünce dışarıda yanlarına giderek kendilerini kutladım. 
Filmi nasıl bulduklarını sordum. Meğer üniversite öğrencisiymişler ve hocalarının yönlendirmesiyle gelmişler filme. Ödev için yani. Biraz lafladık; dünyaca ünlü iki yönetmen ismi sayamadılar… 
Benzer bir deneyimi de “Eşrefpaşalılar” filminde yaşamıştım.
2010 yılında gösterime giren bu filmi izlemek için bir AVM'ye gittim.
Görevli koca salonda sadece ön sıralarda yer olduğunu söyledi; “vay anasını ilgiye bak” dedim kendi kendime. Salona girdiğimde ise şaşakaldım. Koltukların yüzde 10 kadarı doluydu ve izleyicilerin neredeyse tamamını, topluca geldikleri anlaşılan türbanlı genç kadınlar ve erkekler oluşturuyordu. 
Film, Fethullah Gülen'in genç bir imam olarak yaşadığı İzmir'deki Eşrefpaşa semtini anlatıyordu. Semt sakinlerinin yeni atanan genç bir imam ile yaşadıklarını beyaz perdeye aktaran bu filme belli ki birileri toplu bilet alarak destekçi olmuş ve propaganda yapıyor.
Buna benzer birkaç propaganda filmi çevrildiğini hatırlıyorum. Mesela “Büşra” da böyle bir filmdi ve o da gişe yapmadı.
Erdoğan'ın hayatını anlatan “Reis” de bu kategoride bir filmdir.
8 milyon dolar bütçeli bu filmin yapımcısı Ali Avcı, yönetmeni Hüdaverdi Yavuz'un, 2010'da “Eşrefpaşalılar” filmini çeken ikili olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.      
“Recep İvedik 5” ile aynı dönemde (Mart 2017) vizyona giren “Reis”, 165 bin kişi tarafından seyredilirken, Recep İvedik 7 milyon seyirci ile kendi rekorunu kırmış.
Nedeni sosyolog ve psikologların konusu olsun… 
Hülasa: Muhafazakâr, İslamcı camianın sol kesimi 'yerli' olmamakla suçlaması, Batılı değerleri benimsemelerinden dolayı onlara yabancı muamelesi yapması, kendilerini ise ülkenin yerlileri ve dolayısıyla esas sahipleri olarak görmesi, fevkalade konforlu ve kolaycı bir yaklaşımdır.
Ve…
Kültür ve sanatta geri kalmış muhafazakâr mahallenin önde giden mensupları çaya çorbaya limon 'vesayet' sözcüğünün arkasına sığınmak yerine, ülkenin ilerlemesinde kültür ve sanata ilgi gösteren nesillerin önem ve gerekliliğini kavrasınlar öncelikle. 
Sinemadan başlayabilirler.

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
  ÇOK OKUNANLAR
Bakım ve onarım işleri yaptırılacak
Kırtasiye malzemesi alınacak
Bakım ve onarım işleri yaptırılacak
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE
Özel Okullar, Özel Okul Fiyatları

Marküteri Parke