Yıllar önce bir arkadaşım, Güney Almanya'nın tenha bir köy yolunda, yavru bir geyiğe çarpıp ölümüne neden olmuştu. Panikle, hayvanı bırakıp kaçmış, olayı gören olmamasına karşın, vicdanen rahatsız olduğu için üzüntüsünü sınıfta bizimle paylaşmıştı.
Bu tür yollarda çok sık, üzerinde acil telefon numaralarının da yazılı olduğu uyarı levhaları vardır. Ola ki bir kaza bela olduğunda, bu numara aranıp yardım istensin... Bu bölgede, ormanda yaşayan hayvanların yola çıkma ve kazalara maruz kalmaları sık raslanan bir durumdur. Önlem olarak riskli kesimlere uyarı ve hız tahdit levhaları konur ve uymayanlara da gereği yapılır.
...Birkaç hafta sonra arkadaşımız elinde bir ceza makbuzu ile sınıfa geldi. Ağlamaklıydı, “Keşke çarptığımda kaçmayıp haber verseydim, ben şimdi bu parayı nasıl öderim” diye şaşkın gözlerle soruyordu.
Geçmiş zaman; cezanın miktarını net bilemiyorum. Ama bir öğrenci için servet sayılabilecek bir paraydı. Eğer kaçmayıp durumu haber verse, daha küçük bir ceza alabilecekken, sanırım 3 bin Mark üzerinde bir ceza makbuzuyla ortada kalakalmıştı.
İşin ilginci, kendisini gerçekten de gören olmamıştı. Ama ceza makbuzuna, olay yerine yarım kilometre uzaklıktakı kavşaktan köy yoluna dönüş saatinin de yazılı olduğu güzel bir fotoğrafı eklenince, fazla itiraz edecek hali de kalmamştı. Sonraki aşamada mahkeme faslı başladı ve yüklüce para cezasını imece usulu, eş dost ve sınıf arkadaşları arasında toplayıp ödedik.
Bu olay hepimizin kulağına küpe oldu. Yasaların tıkır tıkır uygulandığı bir ülkede, hiç bir suç gizli ve de cezasız kalmıyor.
Neden böyle bir olayı anlattım..!?
Sanırım önceki gün yerel- yaygın birçok gazetede yer alan, Arasta Çarşısı'nın kapısını kırıp içeri giren araçla ilgili haber bana ilham verdi. Herkes olaya, yolu şaşıran sürücünün koca kapıyı görmeden çarşıya daldığı kısmıyla ilgiliydi...
Türkiye'de bir araç, ıssız bır orman yolunda bir geyiğe çarpıp kaçsa, sonra da elini kolunu sallaya sallaya yoluna devam etse, kimse bulup onun yakasına yapışmaz. İşte bu mantıktan hareketle, gazeteciler de, yol sanıp tarihi çarşının içine dalan ve hemen ardından serbest bırakılan iki kişinin aslında tarihe tosladığını es geçmişler... (Şimdi bu iki genç kamu malına zarar vermekten hakim karşısına çıkacak. (Belediyenin yaptığı beton refüjler de kamu malı, Arasta'nın 5 asırlık kapısı da...)
Edirne gibi, bir anıtkent, bir açık hava müzesinde yaşayan, tarih ve kültür bilincinin çok yüksek olması gereken bizler; olaya basit bir yanılsama diye bakıp, işi komik tarafından alan haberlerle yetinmişiz. Koskoca asırlık ve devasa tarihi kapı da kim vurduya gitmiş böylece...
Diyelim ki biz kapının tarihi özelliğini atladık. Habercilere demeç veren hiç bir yetkilinin aklına da, bu kapının tarihi değerini vurgulamak gelmedi mi? Ki gelmiş olsa haberin tüm vurguları da değişmiş olacaktı.
Suç işleyip de mağduru oynayanı kollama, ona acıma, suçunu örtbas etme eğilimi maalesef genlerimize işlemiş. Hele suçun ucu, maddi manevi olarak bize ve yakınlarımıza dokunmamışsa çok rahatlıkla affedici olmuşuz. Bize ve yakınlarımıza değil ama ortak değerlerimize karşı işlenen suçtan, dolaylı olarak ne kadar etkileneceğimizi pek de hesaba katmamışız.
Kimsenin, 'Adam sen de, cana gelmemiş ya, yaparız yerine 'çakma'sını diye düşündüğünü sanmam. Bu tavır olsa olsa, kanıksamışlıktan...! Yoksa bana göre de, size göre de, kazanın meydana gelişindeki şaşırtıcılıktan daha önemlisi, bir anlık dikkatsizliğin 450 yıllık bir tarihi değeri kırıp tahrip etmesi...
Umarım yetkililerin dediği gibi kapı aslına uygun restore edilir, vakıfların deposunda unutulmaz ve kısa sürede yerine konur.
...Bizim tarihe ve geçmiş medeniyetlere karşı, yerleşmiş kayıtsızlığımız maalesef genlere işlemiş. Atalarımızın 5-6 asırdır hala ayakta duran ustalığının karşısına, baştan savma, işçlikten nasibini almamış, çirkin plastik, uyduruk şeyler koyma alışkanlığımız hem kültürel ve estetik anlamda gerilememizi, hem vurdumduymazlığımızı hem de obez tüketim anlayışımızı gösteriyor.
90'lı yılların başında 2'nci Beyazıd Külliyesi'nde restorasyon çalışmaları sırasında, Vakıf İnşaata ait kamyonların, külliyenin tahta işçiliği ile ünlü kapılarından bazılarını (onarmak yerine) rampa olarak kullandığına şahit oldum. Ancak, çalıştığım gazete, ya haberi yayınlamaya değer(!) görmedi, ya da gündemdeki yoğun konular arasında kaybolup gitti.
Tarihi bizzat koruyup kollamak ve yaşatmakla yükümlü kurumlarda ve çalışanlarında bile, bu bilinç olmazsa, yakında dört bir yanımızda estetikten yoksun çakma Selimiye'lerin yükselmesi çok doğal ve alkışlanır olacaktır...
1991 yılında Berlin'deki Pergamon (Bergama) Müzesi'nde Türkiye'den parça parça kaçırılıp kapalı bir alanda yeniden kurulan Bergama Sunağını gezerken, bu kentte yaşayan arkadaşımla aramızda geçen konuşmayı anımsadım.
“...İyi ki kaçırmışlar, biz bunu Türkiye'de bu kadar iyi muhafaza edemezdik. Bu eser burada sergileniyor olsa da Türkiye'ye ait!” demişti. O zaman ben de ona, “Bu da züğürt tesellisi. Bu eserin Bergama'nın gökyüzüne ihtiyacı var” yanıtını vermiştim.
Aslında ikimizinki de züğürt tesellisiymiş...