ANASAYFA
27 Haziran 2022 Pazartesi
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Nurhan IŞIKSEREN / Eleştirel Düşünce
Makas
Yayın Tarihi: 20 Haziran 2018 Çarşamba, 06:13
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto

Türkiye makasta, iki seçenekli bir seçime gidiyor.

 

“Tek adam” mı, parlamenter rejim mi?

 

Üst başlık bu; fakat alt başlıklar da önemli Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülke için.

 

Yani 24 Haziran, “sistem”in daha etkin işlemesi için yönetim erkinin “tek adam”a verilmesini münasip görenler ile demokratik çoğulculuğu ifade eden parlamenter rejimden yana olanlar arasında bir tercihe indirgenemez.

 

Çünkü Türkiye, kapitalist sistemin düzenleyici aygıtı modern devlet inşasında Batı’nın oldukça gerisindedir.

 

Batı kapitalizmine eklemlenme yolunda gerekli iktisadi adımları bonkörce atan yönetici elitler ve devlet bürokrasisi, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti normlarının devlet ve toplum yönetiminde yerleşmesi noktasında cimri davranmışlardır.

 

Evet, yönetici elitlerin ülkede demokrasi kültürünün gelişmesinde pek gayret sarf etmediklerini, güçlü konumlarını gözeten bir anlayış içinde görev yaptıklarını söylüyoruz.

 

Ülkenin Batı normlarında demokratik bir yönetime kavuşmasını ister görünen ve bunu da dış dinamiklerin tesiri ve yönlendirmesine bırakan yönetici elitler çoktur bizde.

 

Hatta bize demokrasinin fazla geleceğini, doğrusunu devlet yöneticilerinin bildiğini söyleyenler de çıkmıştır ve sayıları hiç de az değildir.

 

Devletin demokratikleşmesi ve tabii ki siyasetin de demokratikleşmesi meselesi işte bu nedenle ezeli bir konudur ve çözüm yolunda pek ilerleme kaydedilememiştir.

 

AKP’nin Avrupa Birliği macerası ise bu durumun son dönem fotoğrafıdır.

 

AB’yi kendine demokratik bir kılıf yapan AKP’nin nasıl havlu attığını ve özüne döndüğünü Erdoğan’ın “Demokrasi bir araçtır, hedefe ulaşıldığında inilir…” sözü cümle aleme duyurmuştu hatırlarsanız.

 

Oysa ki, AB AKP’ye dirsek gösterince Kopenhag kriterleri neredeyse Ankara kriterleri olacaktı. Yani içinde yer almadan da AB standartlarında demokrasiye kavuşacaktı Türkiye.

 

AB’nin ikiyüzlü olduğu ve Türkiye’yi içine almayı hiç düşünmediği, sadece ekonomik çıkarlarını gözettiği tartışma götürmez de, AKP’nin davul zurnalı AB muhipliğini nereye oturtacağız?

 

Nereye olacak, kamuflaj elbisesinin içine…

 

Parti-devleti yolunda adım adım mesafe kaydetmek için AB’yi kendine aracı yapmıştır AKP.

 

Bu partinin kurucuları, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek neoliberal düzenin muktedirlerine şirinlik yaparken, AB kamuflaj elbisesi ile de içeride demokrasi havarisi kesilmişlerdi bir dönem.

 

“Devleti demokratikleştiriyoruz, vesayeti kaldırıyoruz…” lafları birtakım liberallere o kadar hoş gelmişti ki, AKP’ye destek vermek için birbirleriyle yarışıyorlardı adeta.

 

Kafalandıklarını anlamaları da zaman aldı. Ama hiç olmazsa şimdi “yetti gayri” diyenler çokça aralarında.

 

Neticede, AKP siyasi ajandasını uygularken kendine taşeron yaptıklarını kâh akil insan kâh kanaat önderi güzellemeleriyle sahaya sürdü, ihtiyaç kalmayınca de kullanılmış mendil gibi çöpe attı. Kültür ve sanat alanında AKP ağına takılıp oynayan balıklar da az değildir.

 

Taşeronlara yaslanarak oy havuzunu genişleten, politikalarını meşrulaştıran AKP, rejim değişikliğinin hukuki altyapısını tesis edecek, görünür ve gizli ajandasını uygulamaya sokacak güce ulaştı ama ülkede de kutuplaşma, kaygı, endişe, karamsarlık, gerilim de arttı…

 

Peki, neden böyle oldu?

 

Bu sorunun cevabını verebilmek için AKP’nin 16 yıllık iktidarını doğru okumak, ülkenin içinde bulunduğu durumu iyi anlamak gerekiyor…

 

Aslında AKP’ye müteşekkir olmamız gerekiyor.  

 

Onun sayesinde gördük ki, ülke ekonomisi neoliberal düzenin efendilerine bırakılamaz.

 

Bırakılırsa ne mi olur?

 

AKP’nin bize gösterdiği gibi, tarım ve hayvancılık, eğitim, sağlık, finans, ticaret, sanayi, enerji, bilim ve teknoloji politikalarını ülke yararına geliştirmek mümkün değildir.

 

Hayır, ortada paradoks/çelişkili bir durum yok.

 

Doğrudur, ülke ekonomisinin dış kaynak gereksinimi vardır.

 

Kaldı ki, birçok ülke için geçerli bir durumdur bu ancak esas mesele kaynakları kullanırken öncelikleri doğru belirlemek ve gerekli alanlarda planlı ekonomik uygulamaları da göz ardı etmemektir.

 

Yanı sıra, kalkınmadan anlaşılan salt ‘büyüme’ rakamları değil, büyümenin dinamiği ve topluma yansımasıdır. Üretim ekonomisine dayalı büyüme ile tüketim ekonomisine dayalı büyümeyi aynı kefeye koymak yanlış bir bakış açısıdır.

 

İşsizlik oranı, gelir dağılımında adalet, insani kalkınma endeksi vb. kriterleri dikkate almayan büyüme oranları üzerinden ülke kalkınması ve refaha ilişkin yapılan çıkarımlar tartışmalıdır.   

 

Keza, kalkınma politikalarını yol, köprü, havaalanı gibi bayındırlık işlerine indirgemek yanlıştır. Üretim ekonomisini geliştirecek yatırımlara ağırlık vermek, bilim ve teknolojide ilerleme kaydetmek gerekir.

 

Ve bu noktada da AKP’ye teşekkür borçluyuz; çünkü kalkınmadan sadece bayındırlık işlerini anlayan bir zihniyetin devlet yönetmesinin ciddi boyutta sorunlu olduğunu gösterdi bize.

 

Ve yine AKP’ye minnettarız ki, devlet ihalelerinde saydamlık, hesap verebilirlik meğer ne kadar önemliymiş.

 

Devlet harcamalarında kaynakları çarçur etmemek, “kör kuruşun hesabını vermek” , devleti yönetenlerin en önde gelen sorumluluğu olduğunu AKP’nin 16 yıllık iktidarı ne de güzel öğretti bu millete.

 

AKP ideolojisine, dünya görüşüne dayanan eğitim sisteminin ülkeyi karanlığa götürdüğünün farkında bir gençliğin varlığı da umut verici.

 

Özgür, zihni açık, aydın bir neslin AKP düzeninde mümkün olmadığının farkında ve bu durumdan rahatsız gençlerin sosyal medyadaki eleştirileri, mizah dili, Türkiye’nin otoriter bir yönetime boyun eğmeyeceğinin işaretidir.

 

Yanı sıra, hak/hukuk/adalet talep eden ve giderek büyüyen bir toplum kesitinin varlığını

Muharrem İnce’nin mitinglerinde görüyor ve umutlanıyoruz.

 

Tüm bunlar Türkiye’nin “tek adam” idaresine, otoriter bir yönetim biçimine mahkûm edilemeyeceğini çok açık gösteriyor.

 

Bu nedenle…

 

Katılımcı/çoğulcu demokrasi ekseninde, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter rejimin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Ülkenin zaman kaybına tahammülü olmadığı gibi, toplumda kutuplaşma, husumet ve gerilim artırıcı bir siyasetten acilen kurtulmak gerekiyor.

 

Toplumsal barışa, birlik ve beraberliğe, huzura vesile olacak bir seçim dilerim.     

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
  ÇOK OKUNANLAR
Gülşen Kayasöken vefat etti
Zafer Partisi 'Özkan' dedi
Üniversite merası!
Karı-koca 'kispet' ustalığı
Göçmen: Bu daha başlangıç
Edirne Kırkpınar'a hazır!
Hasta ve yaşlılara şifa olacaklar
Selimiye için turladılar!
Gürkan'a 'En Roman Dostu' ödülü
OİM'den Sarayiçi'nde sergi
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE
Özel Okullar, Özel Okul Fiyatları

Marküteri Parke