ANASAYFA
16 Eylül 2019 Pazartesi
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Nurhan IŞIKSEREN / Eleştirel Düşünce
Kemal Bey’in “Harikalar Diyarı” (5)
Yayın Tarihi: 06 Mart 2019 Çarşamba, 05:47
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto

Önceki bölümü tamamlarken, Türkiye’yi neoliberal küresel sisteme eklemlemek üzere uygulamaya sokulan Özal’ın 24 Ocak kararlarını; ABD tasarımı, Kenan Evren eliyle gerçekleşen 12 Eylül darbesini hatırlatmış ve bu kararlar neden ülke hayrına olmadı da 2001 krizi patlak verdi diye sormuştuk.

 

Keza 2001 model Derviş reçetesinin niye çözüm getirmediği, üstelik daha büyük bir krize yol açtığı da kafamıza takılan sorular arasındaydı.

 

Geçen bölümde belirttiğimiz gibi, meselenin özüne şu iki soruya cevap arayarak odaklanalım…

 

İlki; ülke ekonomisinin krizlerle boğuşmasında dış dinamiklerin etkisi/ağırlığı nedir?

 

İkincisi; ülkeyi yöneten hükümetler süreklilik arz eden ekonomik krizlere neden set çekemiyor?

 

Ülke ekonomisinin yıllardır dış dinamiklerin belirleyiciliğinde şekillendiği sır değil.

ABD’nin planlı uygulamaları ile İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan bir süreçtir

ve 1950’li yıllardan itibaren ilmik ilmik örülmüştür.

 

Bu nedenle İslamcı/muhafazâr/sağcı partilerin bazı mümtaz temsilcilerinin sıkça CHP’yi suçlamaları, ‘laf salatasından’ öte bir anlam taşımamaktadır.

 

Bu zevata, bugün satıp savdıkları fabrikaların erken Cumhuriyet dönemi eserleri olduğunu ve yoktan var edildiklerini hatırlatmak, hep başvurdukları demagoji siyaseti ile ülke yönetmekten vazgeçmeleri için mütevazi bir katkı olarak görülmelidir.

 

Ülke ekonomisinin dış kaynağa dayalı yönetilmesinin getirdiği bağımlılığın altını elbette çizmek gerekiyor.

Ancak, Japonya, Güney Kore, Çin gibi ülkelerin sanayi devriminin öncü ülkelerini yakaladıkları ve onlarla rekabet edebilir duruma geldiklerini de gözden kaçırmamak lazım.

 

Bu ülkelerin başarısının altında, ekonomide dış dinamikleri iyi değerlendirmelerinin yanı sıra iç dinamiklere dayalı, ulusal çıkarları önceleyen bir ekonomi politiği ihmal etmemeleri yatmaktadır.

Bilim ve teknolojiye verilen önemin, basiretli devlet yönetiminin etkisi de yadsınamaz tabii.   

 

Erken Cumhuriyet döneminde biz de başarmıştık; sonrasında altımızdan halıyı çektiler, ya da biz çekmelerini engelleyemedik.

Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik kriz dahil tüm krizlerin arkasında yatan acı gerçek budur işte.

 

Peki, bunu nasıl becerdi ve halen beceriyor ülkemize yön veren güçlü ülkeler?

 

Hiç kuşku yok ki ülkenin sosyolojik yapısını kullanıyorlar öncelikle.

Kâh dini kâh etnik zeminde yürüyen tasarımlara dayalı ülke siyasetini/siyasi partilerini şekillendirmekte/ yönlendirmekte oldukça başarılı oldukları tecrübeyle sabit, değil mi?

 

Siyaset insanla kaim olduğuna göre bu amaca uygun siyasi aktörlerin formatlanması, donatılması ve siyasi arenaya sürülmesi, ‘oyun’un önemli bir parçasıdır kuşkusuz.

 

Ve yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere, fasit daireden çıkamama sorunu ile karşı karşıyadır ülke.

 

Değindiğimiz gibi; 2001 krizi nasıl ki 1980 sonrası ekonomi politikaların (24 Ocak kararları) bir sonucu ise, bugün yaşanan kriz de Derviş’in o meşhur 15 yasası ile başlayan ikinci dalgadır. Ülkemizin küresel neoliberal ekonomiye sıkıca kenetlenmesi, bağımlı hale getirilme projesidir ve uygulayıcı siyasi irade de, 2001’de ortaya çıkıveren AKP’dir.

 

AKP siyasi elitlerinin 17 yıl sonra şapkalarını önlerine koyup “fena halde şapa oturduk” diyecekleri yerde, dillerine pelesenk ettikleri “beka sorunu”nu doğru anlamak için gayret göstermeleri, çok açıktır ki ülke yararınadır.

 

Doğrudur, bir “beka sorunu” vardır. O da, AKP iktidarlarının ülke ekonomisini getirdiği durumdur.

 

Küresel finans piyasalarında ‘bol para’ dolaşımdayken yüksek faiz/düşük kur politikasına dayalı tüketim ekonomisinin ağır bedelini öngörememiştir AKP.

 

Ya da işine gelmiştir; iktidarını sürdürmenin bir aracı görmüştür.

Öyle ya, piyasada ‘bol para’ dolaşırken, tüketici kredileri şakır şakır akarken alan da, satan da mutluydu. Ülkede “duble mutlu” bir rüzgâr esiyordu. AKP de güya ülkeyi başarılı yönetiyordu.

 

Oysa küresel ekonominin patronları, AKP yönetici elitlerini kullanarak ülkeyi bir kez daha ketenpereye getirmişlerdi.

 

“Sazan sarmalı” da denilebilecek bu düzende ülke kaynakları yabancı ülkelerin refahına katkı yapmak üzere itina ile buharlaştırılıyordu.

 

Nasıl mı?

 

Nasıl olacak, küresel finans piyasalarından akan ‘bol para’ ile hem kendi ürünlerini iç piyasada pazarladılar hem de faiz getirisi elde ettiler.

Ver parayı al faizi, sattır mallarını durumu yani…

 

Üstelik bu vurguna bireysel hesaplarla katılan güçlü ülke vatandaşları da vardı.

Japon ev kadınlarına kadar uzanan, Türkiye’deki yüksek faizden nasiplenenlerin varlığını basından öğrendiğimiz günler, sanmayınız ki çok geride kaldı.

     

Doğrudur, AKP’nin düştüğü/düşürüldüğü tuzaklardan biri, yüksek faiz/düşük kura dayalı ekonomi politiktir.

 

Ve…

Gün gelir devran döner, yapılan yönetim hatalarının acısı da çıkar.

 

2008 küresel finansal kriz sonrası dünya ölçeğinde daralan sermaye hareketlerine  AKP’nin otoriterleşen ülke yönetimi, bölgesel aktör rolüne heveslenerek izlediği dış politika eklenince, dış dinamiklere ne denli bağımlı olduğumuz tabak gibi bir kez daha ortaya çıkıverdi.

 

Bugün şirketlerin konkordato ilan etmesi, iflasa sürüklenmesi, yaşanmakta olan ve daha hangi sonuçları doğuracağını kestirmenin kolay olmadığı ekonomik çalkantının temel nedeni, 17 yıldır AKP’nin uyguladığı ve dışarıdan bazen dikte edilen bazen de telkin yoluyla kabul ettirilen ekonomi politikalardır.

 

Derviş eliyle 2001’de dayatılan ve başlangıcını 15 yasanın çektiği neoliberal ekonomi politiğin ülkede açtığı tahribatın saklanacak gizlenecek bir yanı kalmamıştır ve elbette AKP’nin sorumluluğu büyüktür.

 

Çünkü AKP iktidara geldiği 2002’den 2007’ye kadar Derviş’in ekonomik programını bire bir uygulamıştır.

 

AKP’ye uluslar arası piyasalarda prestij sağlayan, içeride elini güçlendiren de Derviş programına gösterdiği teveccühtür.

 

Derviş’in başlattığı yağma niteliğindeki özelleştirmelerin AKP döneminde “babalar gibi” devam ettiğini hiç unutmayacağız.

Ereğli Demir Çelik, Tüpraş, Petkim, Tekel, ve daha niceleri yabancı sermayeye ve yerli büyük holdinglere peşkeş çekilmiştir.

Tarımın, sanayinin çökertilmesi, yabancılaştırılması da Derviş’in önünü açtığı ikinci dalga neoliberal politikalar sonucudur.  .

Hatırlatalım; CHP’nin Kemal Bey yönetiminde alesta tutulduğu, dış dinamiklerin kontrolünde bir muhalefet izlediği ve dolayısıyla AKP’nin işini kolaylaştırdığı iddiası, bu dizi yazının ana temasıdır.

 

Kemal Bey’in Derviş programına ne denli angaje olduğuna önceki bölümde değindik.

Faik Öztrak’ın 5 dönem CHP’de himaye edilmesinin kerametini de açıklamaya çalıştık.

 

Derviş’in, programında sapmalar yaşandığında uyarıcı bir dille devreye girdiğini medyanın gösterdiği hassasiyetten biliyoruz.

 

Kemal Bey’in, kusur kalmayıp, Derviş’i önemseten açıklamaları da dikkatinizi çekmiştir.

 

Sadece o kadar mı?

Kılıçdaroğlu’nun Derviş “düşkünlüğü”?

   

Mart 2015’te Kemal Bey’in Derviş’e getirdiği tekliften söz edelim biraz.

 

Olası bir CHP iktidarında Kılıçdaroğlu’nun Derviş’e ekonomiden sorumlu bakanlık teklifi, meramımızı anlatmamıza yardımcı bir durumdur.

 

2015 Haziran seçimlerinden önce ve durup dururken iki Kemal’in görüşmesi; küresel güçlerin kontrol etmekte zorlandığı AKP’ye, alesta tutulan CHP üzerinden ayar verme operasyonu değil de nedir?

 

Evet, güç odaklarının, “içeride Derviş programına devam et, dış politikana da çekidüzen ver ey AKP” mealinde bir uyarısının, iki Kemal devreye sokularak dillendirilmiş olabileceğini iddia ediyoruz.

 

Bu görüşmede Kemal Derviş’in, olası CHP iktidarında Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığını kabul ettiğini, ancak milletvekili olmam, dışarıdan bakanlık konumunda hizmet veririm, dediğini de belirtmiş olalım.

 

E, tabii, amaç AKP’ye mesaj vermek; “yerine CHP’yi geçiririz ayağını denk al” demekten öte bir anlam içermeyen bir operasyon var ortada sadece.

 

Bu görüşmede Kemal Bey’in şu sözleri ise daha ilginç doğrusu:

 

//…Türkiye ekonomisiyle ilgili, dünya ekonomisiyle ilgili gözlemlerini, analizlerini aktardı. Son derece mutluyuz. Ekonomiye yaptığı katkıları, Türkiye'yi krizden çıkarma aşamasındaki çabalarını sadece CHP olarak biz değil bütün Türkiye takdirle anıyor. Bu süreç içerisinde bizim ekonomi programımız üzerinde de, seçim bildirgemiz üzerinde de konuştuk. Kendi düşüncelerini aldım. Önemli katkıları oldu. Bana göre çok verimli bir görüşme.// (Haberler.Com, 26 Mart 2015)

 

Lütfen gülmeyin, çok acıklı bir durum zira...

Kılıçdaroğlu Kemal Bey, Derviş’in 2001’de Türkiye ekonomisini kurtardığını, haddini de aşarak bunu bütün Türkiye’nin takdir ettiğini söylüyor.

CHP’nin ekonomi programı ve seçim bildirgesine Derviş katkılarını almaktan da pek mutlu olmuş Kılıçdaroğlu.

 

Gördüğünüz gibi CHP’nin Umumi Başkanı, Derviş programını iştiyakla üstlenmeye, devam ettirmeye hazır ve nazır. Güç odaklarının kendisini iktidara getirmesini bekliyor adeta.

 

Bugün aynı Kemal Bey, Derviş programını uygulayan AKP’nin ülkeyi ekonomik çıkmaza sürüklediğini söylüyor/söyleyebiliyor, hem de utanmadan, gözümüzün içine baka baka... 

 

Kemal Bey akıllı bir adamdır; lakin etki altında işte…

 

Bu CHP’ye oy verilir mi?

 

CHP’nin temsil ettiği dünya görüşü ve değerler itibarıyla bu sorunun ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

 

Evet, CHP’nin başındakileri sorunlu görebilirsiniz; bu yazı dizisinde açıkça ortaya konulduğu gibi bu partinin kontrol altında tutulduğunu, dizayn edildiğini düşünebilir, hatta bundan emin olabilirsiniz.

 

Ama tüm bunlar CHP’ye oy vermeyerek aşılacak sorunlar değildir.

 

Aksine CHP’nin demokratik, saydam, dürüst yönetilen bir parti niteliğine kavuşmasını sağlamak için mücadele etmek gerekiyor.

 

Gücünü halktan alan/halk yararına bir yönetim ülkede tesis edilene kadar ve kolay olmayan bir mücadeleye dikkat çekmek istiyorum.

 

Bir taraftan AKP’nin ülkeyi geri götüren, geleceğe dair umutları tüketen politikaları, diğer taraftan CHP’nin dinamiklerini örseleyen parti dışı odakların tasallutu karşısında kendimizi çaresiz, mengenede sıkışmış hissedebiliriz.

 

Fakat bu bize çabalarımızı artırma yönünde olumlu bir enerji de verebilir.

Gerçeği daha iyi kavramamızı sağlayabilir.

 

Ülkenin temel sorunu gördüğüm siyasetin demokratikleşmesi, ülke çıkarlarını önceleyen politikalar çerçevesinde toplumun geniş kesimlerinin çıkarlarına hizmet edecek bir devlet ve toplum yönetimi için, sürekli çaba sarf etmek gerektiğini düşünüyorum.

 

Ve kesinlikle; seçimden seçime tepkilerimizi ortaya dökmek, sandığa gitmemek, CHP’yi boykot etmek çare değildir. Mevcut sorunların devamına ve artmasına, lüzumsuz katkıdır sadece.

 

Hiç kuşku yok ki, Kemal Bey düzeninin taşıyıcısı konumundaki görevli, siyasi rantiye, karanlık kişilerin tasfiye edilmesi yönünde irade ortaya koymak, Kemal Bey düzenini yıkmak elzemdir. CHP’nin önemine vakıf yurttaşların 31 Mart sonrası ve seçim sonuçlarından bağımsız önceliği de budur diye düşünüyorum.

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
  ÇOK OKUNANLAR
EDİRNE BELEDİYESİ SU VE KANALİZASYON MÜDÜRLÜĞÜ
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE