Su geldi, geçti, gitti. Taşkın sırasında yaşananları yazmak da yine bana düştü.
Biz, Meriç ve Tunca nehirlerinin taştığı ve özellikle Kirişhane’de insanların evlerine kayıklarla gittiği günleri büyüklerimizden ağzımız bir karış açık dinledik.
Olaylara biraz daha abartı katarlar mıydı, bilmiyorum.
Sonra bu taşkınların, yapılan seddeler sayesinde bıçak gibi kesildiğini söylerlerdi.
***
Yapılan seddelerle bir 50 yılını kurtaran Edirne şimdi ne zaman Rodoplar'a ve Yambol’a biraz fazla yağmur yağsa taşkın tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Neden?
Çünkü nehir yatakları dolmuş.
Nehir yoluyla Sarayiçi’nden gelen bir kişi kayıktan indikten sonra II. Beyazıt Camii’ne kaç merdiven basamağıyla çıktığını tarihçiler daha iyi bilir. Şimdi merdiveni, basamakları bırakın, orada bir de sedde var.
Edirne binlerce yıl öncesinden kurulmuş bir kent. Ama biz o kadar geriye gitmeyelim, sadece Türkler'in elinde geçen altı buçuk asır için bir hesap yapalım. Her yıl nehirler bir santimetre kum getirip üst üste koysa bugüne kadar bu altı buçuk metre yapar.
Aristo mantığıyla hareket edip nehir yataklarını (altı buçuk metreyi de geçtim) 5 metre derinleştirerek temizlesek bütün sorun bitmiş olmaz mı?
Sonra yine Tunca’dan II. Beyazıt Camii’ne gidecekler yine basamakla çıkar, Meriç’teki Limon İskelesi’ne yine basamakla çıkılır.
***
Pekiyi Meriç Nehri’nde birkaç yıl önce yatak temizleme çalışmaları yapılmadı mı?
Hem de nasıl bir temizlik?
Nehir yatağını temizleyen firma tam dört buçuk milyon Euro’yu da götürmüş oldu.
Bu temizliğin faydası oldu mu, olmadı mı, bu başka bir tartışmadır.
Önemli olan atılan taşın ürkütülen kurbağaya değip değmediğidir.
Yoksa herhangi birimiz küreği elimize alıp 50 kürek kumu nehir yatağının dışına atsak onun bile muhakkak faydası vardır.
Kumların hemen kıyıya serilmesi ve üzerine göstermelik bir koruyucu tel ağa çekilmesi de göz boyama gibi görünüyor. Çünkü o çıkarılan kumların büyük bir bölümü son taşkınla birlikte yeniden nehir yatağına döndü.
Önümüzdeki günlerde sivil toplum örgütlerinin bu olayı sorgulayacaklarını umuyorum.
***
Bu taşkınla ilgili birkaç söz de meslektaşlarıma...
Özellikle İstanbul medyası kendisine iş arıyor.
Öyle ki, daha ilk gün ortada pek de bir şey yokken kamera objektiflerini nehir sularının çağıldayan kesimlerine tutup, fotoğraf makinelerinizi su hizasına tutup fotoğraflarınızı öyle çektiniz. Öyle bir tablo çizildi ki, Edirne dışında yaşayan eşimiz dostumuz arayıp “Geçmiş olsun, sel baskınına uğramışsınız” demeye başladı. Edirne’de oturan insanlar sırf haberlere bakıp “Biz de tehlike altındayız” hissine kapıldı.
Oysa ben bir gazeteci olarak söylüyorum; bu son taşkın medyanın abarttığı kadar değildi.
Edirne’yi Allah korudu.
Ama taşkından değil medyadan. Çünkü Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor.
İstanbul’da kar alarmından tutun da, MİT Müsteşarı’nın KCK’yla ilgili ifadeye çağırılmasına kadar medyanın hemen üzerine atlayacağı çok gündem maddesi vardı da o görüntüler devam etmedi. Cübbeli’nin deyimiyle “Allah Edirne’yi muhafaza buyurdu.”
***
Son olarak, Tunca Köprüsü’nün başındaki fırtına koparılan bir karış suya değinmeliyim.
Suyun derinliği bir bilemediniz iki karış.
Ama araçlar kalıyor, plakalarını düşürüyor.
Tam da basın mensuplarına “Size görüntü çekebileceğiniz daha iyi bir yer sağlayamadık bununla yetinin” denmiş gibi.
Ama valilik, karayolları, belediye, sivil savunma oradan araçların rahatça geçebileceği sağlam bir rampa yapmayı bile akıl edemedi.
Rampa dediğiniz bin liralık bir şey. Devletin o kadar parası mı yok?
Var elbette de, ‘taşkın bizim kaderimiz’ öğretilmiş çaresizliğinden sıyrılıp bir şeyler yapacak kafa yok.
'Na to' kafa, 'na to' rampa yani...