Ergenekon, Devrimci karargâh - Hopa tutuklamaları ve KCK adı ile soruşturmalar hızla ilerliyor ve hapishaneler doluyor. Araştırmacıların dediğine göre, 12 Eylül cunta yönetimi zamanında bile bu kadar tutuklama olmamış. Mahkûmiyet ise henüz parmakla sayılacak kadar bile yok sanıyorum.
Bir vatandaş olarak düşündüğümde; belgeleri yok etmek, aynı suçu yine işleyebilme olanağı olmak veya kaçmak gibi nedenlerle tutuklama olması gerekir diyorum. Ama bu risklerin olmadığı yüzlerce kişinin tutuklu olduğunu okuyoruz.
Hak arayan emekçilere yıllardır hep saldırdı iktidarlar. Çünkü asıl mücadele olan emek sermaye mücadelesi her zaman iktidarların korktuğu mücadeledir. Bu anlamlı mücadeleyi bölmek için de çalışanları değişik adlarla hep böler, böler, böler egemen güçler. Çalışanlar da hep bölünür, bölünür, bölünür egemen siyasetin yönlendirme araçlarına inanarak.
Her tutuklamanın bir mantığı elbette var. Ama evrensel hukuk ilkelerini bırakın, bozuk olan ülke hukuk sistemimize göre bile suçlamaların mantığı yetersiz görünmekte. Amaç suçu bulup ceza vermek olsa sanırım “devlet” denen güç bunu birkaç ayda başarabilir. Ama amaç; toplum üzerinde baskı kurmak gibi geliyor.
En son tutuklamalarda ağırlıklı olarak kadın çalışanlar öne çıktı. İhlâs Haber Ajansı'na dayanarak iktidarın gazetesi Zaman’ın haberine göre KESK’li kadınların tutuklanması; “KCK’nin Kadın Paltformu”na yönelikmiş. Oysa tüm tutuklamalar “şüphe” üzerinedir. Şüpheyi gerçeğe çevirecek olan yargıdır. Ama ülkemizde kamuyu yanıltma adına bir yerlerden dağıtılan kirli ve yanlı bilgi ile kamuoyuna pusu kurulmakta. Kadınlar sendikalarında örgütlenmişler ve bir araya gelerek emek ve kadın sömürüsüne karşı mücadele ediyorlar. Eğitim Sen yönetiminde iken bunların birçoğunda ben de vardım. Çalışanların örgütlenmesi ve kendi ekonomik ve demokratik hakları doğrultusunda yasal yollardan mücadele etmeleri kadar doğal olan, insani olan bir şey var mı?
İktidarlara göre olamaz. Ekonomi ve toplumsal barış kötüye gidiyor ise ve sanal başarıların gerçekmiş gibi sunulabilmesi için emek ve demokrasi mücadelesi verenlerin toplumda kötülenmesi gerekmektedir. Hele de terör ile birleştirilen suçlamalar ülkemizde 30 yıldır süren ayırıcı kirli çatışmadan çok çekmiş olan yurttaşın gözünde bu kişilerin hemen “terör örgütündenmişler” damgasını yemesini sağlayabilmektedir. Bir süre sonra suçlanan bu kişilerden özür dilenmediğinden bu damga ne yazık ki kolay silinememektedir.
Evet; ben de biliyorum ki KESK’li kadınlar her yıl olduğu gibi bu yıl da değişik etkinlikler ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlama programı yaptılar. Bundan doğal bir şey yok. Her yıl bir öndeki yıldan daha etkili eylem programları olmakta. Çünkü baskı her yıl artmakta. KESK’li kadınlar da; “Kadınların güvencesiz, esnek, kuralsız, düşük ücretle, performansa dayalı kölece çalışmasına karşı güvenceli iş; savaş, şiddet, cinayet, taciz, tecavüzle yaşam hakkının tehdit altında olmasına karşı güvenli yaşam şiarıyla” eylemler yapma kararı almışlardır. Bu eylemler elbette iktidarlara karşıdır. Bundan doğal bir şey de olamaz. Bakın Yunanistan’a; çalışanlar her gün sokaklarda. Bakınız Romanya’da başbakan istifa ettirildi. Bu tür etkinlikler çalışanların demokratik haklarıdır. Bu gün iktidarda AKP vardır, dün başkaları vardı ve yarın da başkaları olacaktır. Ama sonuçta sermaye kesiminin temsilcisidir bizim gibi ülkelerin iktidarları. Emekçiler de diğer demokrasi güçleri ile mücadele ederler.
Egemen güçler egemenliklerini ellerinde tuttukları devlet güçleri ile korurlarken çalışanlar ve demokrasi güçleri de partilerini, sendikalarını, derneklerini iyi bir düzen içinde daha iyi bir yaşam için kullanırlar. Dünya sosyal tarihi de böyle gelişmiştir. Bu mücadeleyi, etnik, dinsel veya başka şekillere sokmak ülke yurttaşlarını bölmektir.
Ne istiyor KESK’li kadınlar;
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın kaldırılarak Kadın ve Eşitlik Bakanlığı'nın kurulma-sını istiyorlar.
Anayasa tartışmalarına kadın bakış açısıyla müdahil olunması-nı ve bu konuda sempozyum düzenlenmesini istiyorlar.
Yapılan tüm yasa ve düzenlemelerin kadın açısından değerlendirilip teşhir edilmesini istiyorlar.
Emek ve meslek örgütlerinden kadınlarla, bağımsız kadın örgütleriyle, siyasal alanda mücadele yürüten kadınlarla, bir heyet oluşturarak en kısa zamanda, “Katliamı unutmadık, unutturmayacağız, takipçisiyiz” mesajıyla Uludere’de kadınların acılarını paylaşmak için; taziye, dayanışma, barış talebiyle ziyaret ederek 34 can için 34 fidan dikilmesini istiyorlar.
Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz, mobbinge karşı sendikada, işyerlerinde ve yaşamın her alanında mücadele geliştirmeyi, başta cezaevlerinde tutuklu bulunan KESK’li kadınların davaları olmak üzere davalara müdahil olup, kadınlarla dayanışmayı istiyorlar.
8 Mart’ın tatil edilmesi için hizmet üretmeyerek alanlara çıkmayı istiyorlar.
Bunları sadece iktidardan da istemiyorlar. Kendi sendikalarından, benzer düşünen diğer örgütlerden ve toplumdan istiyorlar. Burada suç ne, suçlamalar ne? Onu önümüzdeki günlerde savcılık iddianamesinde göreceğiz. Ama bu arada, iktidara yakın gazeteler toplumu yönlendirmek için bu tutuklananlara bakalım hangi suçlamaları yaftalayarak toplumu yanlış yönlendirecekler?
Tüm bunlar olurken muhalefet darmadağın ve sessizce sıranın kendisine gelmesini bekliyor gibi. Meclis'teki muhalefet il başkanlarının, ilçe başkanlarının tutuklanmasını bekliyor sanırım. İktidara karşı muhalefeti örgütleme görevi olanlar birbirlerinin eksiklerini tamamlamaktan öte küçücük hataları büyüterek bir araya gelmemenin, gelememenin yollarını açmakta. İktidarın 10 yıldır ülke coğrafyasının yurttaşlarını; “haklarınızı vereceğiz” diyerek bölmesi gibi muhalefet de bölünerek küçülmekte ve küçüldükçe de bölünmekte.
Bu iktidara veya gelecekteki benzer iktidarlara karşı birlikte mücadele ile güzel günler gelecektir. Çünkü her iktidar güçlendikçe kirlenir ve kendi geliş koşullarını unutarak diğerlerine baskı uygulamaya başlar.
Edirne muhalefetini düşünüyorum tüm bunlardan sonra. KESK her zamanki gibi bu durumu protesto edecek. En güçlü muhalefet olan CHP ise delege seçimlerinin getirdiği sonuçlar üzerinden birbiri ile kavga edecek.
Ve halk olarak bizler ev - iş – kahve - mahalle - gün çizgileri üzerinde yaşamımıza devam edeceğiz. Sıranın bize gelmemesi için sessizliğimizi koruyarak, suya sabuna dokunmayarak. Nazi Almanya’sındaki papaz gibi.
Sahiden sıra size gelmez mi? Düne kadar iktidardan yana olanlar, iktidarın muhalefeti yok edip tek kale maç oynadığı siyaset sahasında ikiye, üçe ayrılmak zorunda kaldılar ve izlendiler, dışlandılar.
Koyun değilseniz sıra size de gelir. Ve siz koyun değilsiniz. Önemli olan birisinin tarafından değil evrensel hukuktan, üstünlerin hukukundan değil hukukun üstünlüğünden yana olmaktır.