Kamu İhale Kurumu’nda baskınla ortaya çıkan yolsuzluk, devlet yönetiminin saydam ve hesap verebilir olmasının önemini çok açık gösteriyor. Dile kolay; son dokuz yılda gerçekleşen yüz devlet ihalesinde 1 milyar liralık (600 milyon dolar) vurgun tespit edilmiş. Kaldı ki, çok boyutlu bir konudur ve sıradan bir yolsuzluk olayı olarak ele alınamaz. Kamu yönetimi kalitesinden toplumsal düzene kadar bir dizi yan bağları olan, sosyokültürel temelde de incelenmesi gereken bir alan söz konusudur çünkü.
Benzer olaylar karşısında başka ülkelerdeki yönetici erkin davranışlarından toplumsal reflekslere kadar karşılaştırmalı bir değerlendirmeye öncelik vererek konuyu açalım. Çünkü aynı günlere denk gelen benzer gelişmelerin iyi bir yol gösterici olduğu kanaatindeyiz.
Basına yansıyan olaylardan birincisi komşumuz Yunanistan ile ilgili. Halkın hak arayışı için sokaklara döküldüğü bu ülkede, yolsuzluklara karşı ciddi bir toplumsal refleks olduğunu biliyoruz. Ama daha fazlası var bu ülkede anlaşılan. Olimpia Arkeoloji Müzesi’den 60 adet tarihi eser hırsızlığından dolayı Kültür ve Turizm Bakanı Pavlos Gerulanos başbakana istifasını sunmuş. Hem de aynı gün. Demek ki görevini yerine getiremediğini düşünmüş bakan ve üst düzeyde sorumlu olduğu konuda tereddüt göstermeden gereğini yapmış. Bir diğer ifadeyle, kamu görevi anlayışını, yönetim kalitesine verilen değeri görüyoruz. Örnek alınmalıdır.
“Uganda mı, boş versene…” deyip geçme alışkanlığı eskiye dayanır bizde. Diktatör İdi Amin dönemini hatırlayanlar bilir Uganda’nın nasıl yönetildiğini. Diktatör keyfiyetinde bir yönetim vardı o zamanlar Uganda’da ve mizah konusuydu. Uganda üzerinden örterdi devlet yönetim kalitesi sorunlu ülkeler ayıplarını. Türkiye de dahildi bu koroya.
Ama anlaşılan, geçen zaman içinde Uganda da kendine çeki düzen vermiş. Toplumsal duyarlılık dahi oluşmuş bu ülkede. Yolsuzluk skandalına karışan iki bakan, protestolar sonucu istifa etmiş. Son istifalarla Uganda’da yolsuzluk nedeniyle istifa eden bakan sayısı 6’yı bulmuş.
Aşağı Saksonya eyalet başkanlığı sırasında bir işadamının eşinden düşük faizli özel kredi alma, bazı işverenlerin villalarında tatil yapma, bir film yapımcısının otel masraflarını üstlenmesiyle ilgili olarak Hannover Savcılığı’nın soruşturma açabilmesi için Federal Meclise başvurması, Almanya Cumhurbaşkanı Wulff’u istifaya götürmüş.
598 gün görevde kalan Wulff’un selefi Horst Köhler’in istifa nedenini de hatırlatalım isterseniz. “Akçeli işler”in sınır tanımayan derinliğine karşı Almanya’daki hassasiyeti, siyasi kültürü anlamak açısından iyi bir örnek teşkil ediyor.
Afganistan’da Alman birliklerini ziyaretinde Köhler’in, Almanya’nın ticari çıkarlarının korunmasında Alman askerlerinin görev alabileceğini belirtmesi, Almanya’da yoğun eleştirilere yol açmıştı. Köhler, istifa kararına gerekçe olarak, Almanya’nın Afganistan’daki misyonuna ilişkin sarf ettiği sözlere yönelik eleştirileri gösterdiğini biliyoruz. Daha ayrıntılı açıklamalardan ise ortada bir güven sorunu olduğunu ve bunun da cumhurbaşkanlığı makamına saygıyı zedeleyeceği için Köhler’in istifa ettiğini anlıyoruz.
Yani, “Ben onu demek istememiştim, sözlerim yanlış anlaşıldı, çarpıtıldı…” türünden bahanelere sığınmamış Almanya’nın bir önceki müstafi cumhurbaşkanı.
Aslında söylediklerinde pek yadırganacak bir durum da yok. Küresel oyun kurucuların gerçek yüzünü ifşa etmiş Köhler.
Bir bakıma malumu ilan etmiş. “Ticaret yollarındaki güvenliği sağlamak için askeri müdahaleler kaçınılmazdır” demiş, 2000-2004 yıllarında IMF başkanlığı görevinde de bulunmuş olan Köhler. Almanya’daki yönetici erkin bu durumdan rahatsız olmasını da çok iyi anlıyoruz çünkü röntgene yakalanmışlar.
Ama önemli olan, üzerinde durulması gereken, Alman halkının gösterdiği tepkidir.
Uluslararası boyutu olan bir yönetim kirliliğidir nihayetinde söz konusu olan. Evet, Alman şirketlerinin çıkarları için Afganistan cephesine asker sürmek, bu demektir.
Dikkate değer diğer bir boyut ise, dolaylı yoldan Alman halkının çıkarları, refahı söz konusu olmasına rağmen, Köhler’in yaklaşımına toplumsal tepki gelmesidir.
Nitekim, gizli ve kirli ilişkilere dayalı gelir aktarımına Alman halkı duyarsız kalmamış ve Köhler’i istifaya sürüklemiştir.
Sıkça dillendiriyoruz; ülkemizde demokrasi kültürünün gelişmesi etkin ve sorumlu yurttaş varlığı ile yakından ilgilidir. Dahası şudur:
Herhangi bir ülkeyi örnek almaya gerek duymayacak düzeye gelmeyi, ülke sorunlarının tanımından çözümüne kadar iç dinamiklerin belirleyici olmasını önemsemeliyiz. Dünyadaki gelişmeleri takip etmeli, ne olup bittiğine elbette bakmalıyız. Ama zamanımızı daha çok özgün düşünce, yöntem, sistem üretme potansiyelimizi geliştirmeye ayırmalıyız.
Bu nedenle Kamu İhale Kurumu’ndaki yolsuzluk önemli bir işaret fişeğidir. Neden mi?
Çünkü…
Kamu ihaleleri yoluyla haksız zengin olmuş kişilerin sayısı yüksektir. Ancak, sorumlu sıralamasına gerek olduğunu da düşünmüyor değiliz. Yapısal bir sorunun varlığını kabul etmek ve siyasetçi-bürokrat-iş dünyası temelinde konuya yaklaşmak gerekiyor. Bu yapı, aynı zamanda Türkiye ekonomi tarihinin etkin üçgenidir.
Siyasal tarihimizin, darbeli demokrasimizin de bu üçgenden etkilendiği yadsınamaz bir gerçektir. Ama balık baştan kokar misali siyaset kurumunun sorumluluğunu öne çıkarmaktan yanayız. Çünkü toplumun kaynaklarının kullanımı konusunda karar vericidir. Bu nedenle öncelikle siyaset kurumunun demokratik bir yapıya sahip olmasının, saydam yönetilmesinin gerekliliği çok açık ortaya çıkıyor. Çok sık dillendirilen, “seçimle gelen, seçimle gider” anlayışına dayalı bir halk denetimi yeterli görünmüyor. Çünkü sistemin iyi işlemesi; iktidarıyla muhalefetiyle saydam ve hesap verebilir bir yönetim anlayışının ülkemizde geçerli kılınması ile olasıdır. Bu olmadan da ne demokrasimiz gelişir ne de gerçek bir hukuk devleti oluruz.
Dolayısıyla, kamu ihalelerinde yolsuzlukların önlenmesine, sağlıklı bir rekabetin sağlanmasına, ekonomide verimliliğin artmasına zemin sunan, çağdaş bir ekonomik sistemin unsurlarından bağımsız denetim kurumu KİK’in işlevi çok önemlidir.
Ama yolsuzluğa bulaşmamış, yolsuzluğun önlenmesinde etkin bir Kamu İhale Kurumu’ndan bahsediyoruz değil mi?
Sürekli, “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demekten usanmadık mı yoksa?..