ANASAYFA
05 Haziran 2020 Cuma
Açılış Sayfam Yap!
Sık Kullanılanlara Ekle
Matbaa Hizmetleri
Künye
Reklam
İletişim
Siyaset
Ekonomi
Sağlık
Spor
Kültür-Sanat
Güncel
Röportaj
Resmi İlan
Yazarlar
E-Gazete
Video Galeri
Nurhan IŞIKSEREN / Eleştirel Düşünce
Suriye krizi, devlet idaresi, koronavirüsü… (1)
Yayın Tarihi: 18 Mart 2020 Çarşamba, 05:32
16 Punto 18 Punto 20 Punto 24 Punto

Sınır dışında Suriye askeri operasyonları, içeride Suriyeli mülteci sorunu gündemi meşgul ederken bambaşka bir alana kayıverdik; koranavirüs salgını ülkenin en yakıcı sorunu haline geldi.

 

Suriye’deki varlığımızın sınırlarını ise, Putin’e yapılan ziyaret sonrası daha iyi anladık.

 

Apaçık ortada dolaşan gerçekleri tekrarlamaya gerek yok.

Suriye’deki askeri varlığımızın sınırlarımızı tehdit eden sorunlara kalkan amaçlı değerlendirilemeyeceği görüldü kanımca.

 

TV kanallarından uzun zamandır pompalanan “Esad’a haddini bildireceğiz, mazlumu koruyacağız” anlatısının sadece içe dönük propaganda malzemesi olduğu belliydi de geniş kesimlerin bunu kavraması için Putin’in ‘2 dakikalık şovu’ gerekiyormuş meğer.

 

Birdenbire, S400 füzesi için ön ödeme yaptığımız, nükleer santral ihalesi verdiğimiz, yani fevkalâde stratejik alanlarda işbirliğine giriştiğimiz Rusya, büyük devlet tanımını gözümüze sokuverdi.

 

Hiç şüphe yok ki, milletçe gururumuz kırıldı.

Ancak, böylesi durumlar karşısında duygusallaşmak yerine altı boş ‘büyük anlatılar’ karşısında gaza gelmemek, doğuracağı vahim sonuçları hesaba katmaktır doğru olan.

 

Dış politikanın iktidarda kalma aracı yapılmasının bedelini de gösterdi bize ‘Suriye macerası’.

‘Güçlü devlet’ olmanın ne anlama geldiğini de…

 

Evet, sınırlarımızı korumak için dış tehditlere karşı gerektiğinde savaşa girmek kaçınılmazdır, ülke bekası gereğidir. Ölümüne bir savunmadan kaçış yoktur Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi…

 

Ne var ki, Kurtuluş Savaşı’nı ‘Suriye macerası’ ile karşılaştırılmak bir saptırmadan ibarettir. Devlet idaresindeki zaafların ülkeye ödeteceği bedelin ucunun açık olduğunu da gözler önüne sermektedir aynı zamanda.

 

Bu bedelin Suriye’de daha ağır olmamasını sağlayacak şartları Rusya’nın çiziyor olması, acı gerçeklerle yüzleşmemiz için fırsat addedilmeli, devlet idaresinde sağlıklı bir muhakemenin gerekliliğinin iyice kavranmasına vesile görülmelidir.

 

Suriye’deki oyun alanımızın Rusya eliyle tarifi yapıldıktan kısa bir süre sonra; ülke içinde yarattığı/yaratacağı sorunlardan dolayı bir diğer kaygı kaynağı mültecilerin batı sınırımıza yönlendirilmesi içeride ve dışarıda medyanın ilgi odağı haline geldi.

Suriye meselesi ise gündemden düştü; ‘Moskova soğuğunda’ canlılığını sürdürüyor.

 

Birdenbire NATO üyeliğimiz ve stratejik ortağımız ABD’den beklentiler prim yaptı.

Bu da,  “hangi tarafta olduğunuzu unutmayın…” türünden tavsiyelerle geçti gitti.

 

Evet, Avrupa Birliği Yunanistan sınırlarına dayanan mülteci akınından fena halde panikledi!

Ama bu sayede Avrupa değerlerinin gerektiğinde soğukkanlı/ikiyüzlü ve insanlık dışı önlemlerle nasıl ayaklar altına alınabileceğini de dünyada görmeyen kalmadı.

 

Yunanistan sınırındaki mültecilere uygulanan çok katı müdahaleler Avrupa basınında sözde eleştirilerle geçiştirildi sadece. Yeter ki akın dursun, düzenimiz bozulmasın düşüncesi icraatta kendini tüm boyutlarıyla gösterirken, kendine ayna tutan bazı Avrupalı politikacıların çaresizliği ise fevkalade sırıtıyor, göze batıyordu.

 

Çözümü yine ‘Türkiye nöbete!” çağrısında buldular.

Zaten yapılmış bir anlaşma da vardı. Ülkeyi mülteci kampına çevirmeyi çoktan kabul etmiştik maalesef. Aslında bu anlaşmaya dahi uymayan bir Avrupa vardı karşımızda.

 

Sınırlarımızı mülteci geçişine kapalı tutmak, kaçanların ise geri alınması kaydıyla

6 milyar avro ile desteklenecektik. Oysa 40 milyar dolar harcamıştık cebimizden ve bununla da sıkça böbürleniyorduk.  

Devede kulak bu 6 milyar avroyu küçümsemiş olmalıydık ki gündeme getirmede pek ısrarcı olmadık uzun zaman.

 

Anılan anlaşmada yer alan Türk vatandaşlarının Avrupa’da serbest dolaşım hakkını ise her nedense unutmuştuk. AB’nin hiç umurunda değildi zaten.

Bu vesileyle “serbest dolaşım” vaadinin mültecilerin ülkeye mali yükü ve sosyal yaşamda doğurduğu sorunlara karşı oyalayıcı bir ferahlık kapısı gibi sunulduğu daha iyi anlaşıldı.

 

Ne var ki, ‘Moskova soğuğu’ aklımızı başımıza getirdi ve Avrupa ile aramızdaki mülteci anlaşmasını hatırlayıverdik; vakit geçirmeden de kontrol altında tuttuğumuz mültecilerin çok çok az bir kısmını sahada malzeme yaptık.

 

Avrupa etkilendi ama bu hamlemizi şantaj nitelemesi ile savuşturdu ve geri adım atmayarak askıdaki anlaşmayı hatırlatmayı yeğledi sadece.

 

Ve ‘Moskova soğuğu’ üzerimizde, Avrupa’yı ısıtan mülteci sorunundan yararlanmak üzere Brüksel’in yolunu tuttuk. Soğuk algınlığında bir iyileşme olmadı çünkü Avrupa da bizi soğuk karşıladı.

 

Ne mi çıktı görüşmeden? Hiçbir şey!

 

Bugüne kadar mülteciler için kullanılmak üzere 6 milyar avrodan ne kadarının ödendiği ve geri kalanın nasıl ödeneceğine dair bir çalışma komisyonunun kurulmasına karar verildi. Zamana yayılmış bu Avrupa için rahatlatıcı karara karşılık Türkiye, batı sınırına mülteci akınını önleyeceğini taahhüt etti.

 

Avrupa açısından sorun böylece dondurulmuş oldu. Biz de batı sınırımıza yönelişini serbest bıraktığımız mültecileri durdurmak için İstanbul-Edirne karayolunda kontrol noktaları oluşturduk.

 

Resmi rakamlara göre 150 bin civarında mülteci Yunanistan’a geçtiğine göre yine yaklaşık 5 milyon mülteciye ev sahipliği, Avrupa’ya da bekçilik yapan bir ülke konumumuzu koruyoruz.

 

Gerek ‘Moskova soğuğu’ gerekse ‘Avrupa gerçeği’ de gösteriyor ki, güçlü bir ülke olmak kolay değil.

Güçlü ülkeler arasındaki rekabetten faydalanarak, pozisyon kollayarak gideceğimiz yol da arpa boyu kadar olabiliyor ancak. Otoriter bir devlet idaresi ile gerçeklerin saklı kalamayacağı da gün gibi ortada.

 

Dünyayı sarsan koronavirüs salgını da gösteriyor ki, ülkemizde devlet idaresi ciddi boyutta sorunludur.

 

“Ne alakası var?” demeyin

 

Otoriter bir yönetim tarzıyla, toplumu bölerek, endişe ve kaygı yaratarak iktidarı elde tutmanın ülkeye bir faydası olmadığı hatta ağır bedeller getirebileceğini göstermiştir bize bu virüs salgını.

 

Pabucun pahalı olduğu hamaset ve şova dayalı siyaset tarzının gündemden düşmesinden, yerini aklın ve bilimin almasından belli değil mi?

  

Koronavirüs ile boğuşan başta Çin olmak üzere birçok gelişmiş ülkedeki tedbirleri uygulayarak riskleri azaltabiliriz ama yetmez.

 

Görmemiz ve ülke yönetiminde öncelik vermemiz gereken çokça husus var ve asıl mesele burada. Yani, ülke bekasını ilgilendiren ama önemsenmemiş, ihmal edilmiş ya da farklı devlet yönetim tercihlerinden ötürü yok sayılmış yakıcı sorunlarımızla yüzleşme vaktidir.

 

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” sözü ile bitirelim bu bölümü, ayrıntılar haftaya kalsın…              

 

Gönder Yorum Yap Yazdır Facebook Twitter FriendFeed Google
  ÇOK OKUNANLAR
Aramızdan ayrılanlar
Gazi İlkokulu kapatılmamalı
Kırkpınar'da son söz Bilim Kurulu'nda!
3 haftadır vaka yok
Öğretmenden büyük fedakarlık
65 yaşa 'hapis hayatı'
Salgında bile talana devam
Bunun adı: vicdansızlık!
T.C. EDİRNE 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDEN
Sanal ortamda yarıştılar
  GÜNÜN GAZETE MANŞETLERİ
Akşam Gazetesi Birgün Gazetesi Bugün Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi
Dünya Gazetesi Fanatik Gazetesi Fotomac Gazetesi Gunes Gazetesi
Haberturk Gazetesi Hurriyet Gazetesi Milli Gazete Milliyet Gazetesi
Posta Gazetesi Radikal Gazetesi Sabah Gazetesi Sozcu Gazetesi
Star Gazetesi Takvim Gazetesi Taraf Gazetesi Türkiye Gazetesi
Vatan Gazetesi Vakit Gazetesi Yenisafak Gazetesi
Yeni Hudut Gazetecilik ve Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti
Babademirtaş Mah. Üç Şerefeli Camii Arkası No:7 EDİRNE